ÖNSÖZ
بسم الله الرحمن الرحيم
الحمد لله رب العالمين و الصلاة و السلام على رسولنا محمد و على آله و صحبه أجمعين
Hamd, ancak Allah içindir. O’na hamdeder, O’ndan yardım ve bağışlanma dileriz. Nefislerimizin şerrinden, amellerimizin kötülüğünden O’na sığınırız. Allah kimi hidâyete erdirirse onu saptıracak yoktur, kimi de saptırırsa onu hidâyete erdirecek yoktur.
Tek olan ve hiçbir ortağı bulunmayan Allah’tan başka ilah olmadığına şehâdet ederim. Ve şehâdet ederim ki, Muhammed O’nun kulu ve Rasûlü’dür.
“Ey iman edenler! Allah’tan, O’na yaraşır şekilde korkun ve ancak müslümanlar olarak can verin.” (Âl-i İmrân, 102)
“Ey insanlar! Sizi bir tek nefisten yaratan ve ondan da eşini yaratan ve ikisinden birçok erkekler ve kadınlar üretip yayan Rabbinizden sakının. Adını kullanarak birbirinizden dilekte bulunduğunuz Allah’tan ve akrabalık haklarına riâyetsizlikten de sakının. Şüphesiz Allah sizin üzerinize gözetleyicidir.” (Nisa, 1)
“Ey iman edenler! Allah’tan korkun ve doğru söz söyleyin. Ki Allah işlerinizi düzeltsin ve günahlarınızı bağışlasın. Kim Allah ve Rasûlü’ne itaat ederse büyük bir kurtuluşa ermiş olur.” (Ahzâb, 70-71)
“Ey iman edenler! Allah için hakkı ayakta tutan, adaletle şahitlik eden kimseler olun. Bir topluluğa duyduğunuz kin, sizi âdil davranmamaya itmesin. Adaletli olun; bu, Allah korkusuna daha çok yakışan (bir davranış) tır. Allah'a isyandan sakının. Allah yaptıklarınızı hakkıyle bilmektedir.” (Maide,
“Ey iman edenler! Eğer bir fâsık size bir haber getirirse onun doğruluğunu araştırın. Yoksa bilmeden bir topluluğa kötülük edersiniz de sonra yaptığınıza pişman olursunuz. ” (Hucurat, 6)
“Eğer müminlerden iki gurup birbirleriyle vuruşurlarsa aralarını düzeltin. Şayet biri ötekine saldırırsa, Allah'ın buyruğuna dönünceye kadar saldıran tarafla savaşın. Eğer dönerse artık aralarını adaletle düzeltin ve (her işte) adaletli davranın. Şüphesiz ki Allah, âdil davrananları sever.(Hucurat, 9)
“Müminler ancak kardeştirler. Öyleyse kardeşlerinizin arasını düzeltin ve Allah'tan korkun ki esirgenesiniz. ” (Hucurat, 10)
“Ey iman edenler! Zannın çoğundan kaçının. Çünkü zannın bir kısmı günahtır. Birbirinizin kusurunu araştırmayın. Biriniz diğerinizi arkasından çekiştirmesin. Biriniz, ölmüş kardeşinin etini yemekten hoşlanır mı? İşte bundan tiksindiniz. O halde Allah'tan korkun. Şüphesiz Allah, tevbeyi çok kabul edendir, çok esirgeyicidir. ” (Hucurat, 13)
“Muhammed, ancak bir peygamberdir. Ondan önce de peygamberler gelip geçmiştir. Şimdi o ölür ya da öldürülürse, gerisin geriye (eski dininize) mi döneceksiniz? Kim (böyle) geri dönerse, Allah'a hiçbir şekilde zarar vermiş olmayacaktır. Allah, şükredenleri mükâfatlandıracaktır.”(Âl-i Imrân, 144)
“Hep birlikte Allah'ın ipine (İslâm'a) sımsıkı yapışın; parçalanmayın. Allah'ın size olan nimetini hatırlayın: Hani siz birbirinize düşman kişileridiniz de O, gönüllerinizi birleştirmişti ve O'nun nimeti sayesinde kardeş kimseler olmuştunuz. Yine siz bir ateş çukurunun tam kenarında iken oradan da sizi O kurtarmıştı. İşte Allah size âyetlerini böyle açıklar ki doğru yolu bulasınız. ” (Âl-i Imrân, 103)
“Gevşemeyin, üzülmeyin eğer inanmış iseniz en üstün olan sizlersiniz. ” (Âl-i Imrân, 139)
Bundan sonra: Muhakkak ki, sözlerin en doğrusu Allah’ın Kelâm’ı, yolların en hayırlısı Muhammed -sallallâhu aleyhi ve sellem-’in yoludur. İşlerin en kötüsü ise sonradan uydurulanlarıdır. Sonradan uydurulup dine sokulan her iş bir bid’at ve her bid’at bir sapıklıktır. Her sapıklık ta ateştedir.
Azîz ve Rahîm olan Allah rahmeti gereği, kendini tanıtan, kendine davet edip çağıran, kendilerine icâbet edenlere müjde veren ve kendilerine muhalefet edenleri uyaran peygamberler yollamış, o peygamberlerin davetinin anahtarını ve peygamberliklerinin özünü kendisine ibadet (kulluk) edilen Allah Subhâne’yi isimleri, sıfatları ve fiilleriyle bilip tanımak kılmıştır. Öyle ki peygamberliğin gereklerinin hepsi, başından sonuna kadar bu bilgi üzerine kuruludur.
Sunuş
Bu kitapçığı, (masanızda ya da kemerinize takılı) play düğmesine basılmış volkmeninizdeki 90’lık bir kaset içinde sizinle konuşuyormuşum gibi hissederek okumaya çalışın.
Gönül isterdiki bu kitapçığın ulaştığı herkesle tek tek muhatap olup aynı ortamda dertleşelim... Ama bunun imkân haricinde olması sizlerle sahifeler arasında konuşmama sebep oldu. Hiç yoktan iyidir tabi elhamdulıllah...
Bu kitapçıkla bir çok insanın akıllarını meşgul eden; niçin bu kriz ortamının oluştuğunu ve çözümün ne olduğunu bilmeyen kardeşlerime yardımcı olamak istedim...
Allah’ım bizlere doğru ile yanlışı birbirinden ayırt edecek basiret nasip eyle ve ayaklarımızı yolunda sabit kıl.
"...ve "Rabbim, benim ilmimi artır" de."(Taha, 114)
Hakkı anlamamıza engel olan günahlarımızı bağışla ve bizleri sırat el-mustakıym’e ilet. Âmin…
GİRİŞ
Konunun herkes tarafından kolaylıkla anlaşılabilir olması için mümkün olduğunca gayret göstereceğim. Bundan dolayı tekrarlar biraz fazla olabilir anlayış göstermenizi dilerim.
Ayrıca şunu da belirtmek isterim ki ,samimi olan ile samimi olmayan müslüman arasında bazı belirgin farklar vardır.
—Samimi Müslüman sabit fikirli ve önyargılı olmaz delile teslim olur.
—Samimi Müslüman yaptığının hata olduğunu anladığında bunda ısrar etmekten rahatsızlık duyar ve hemen tövbe istiğfar eder.
—Samimi Müslüman bir mesele ile karşılaştığında, hele ki o mesele akaid ile ilgiliyse, acele edip kardeşim dediği insanları tekfir etme yoluna gitmez.
—Ve yine samimi Müslüman ağır olur, mütevazı olur, sağduyulu olur… Çünkü o Rasulullah Sallallahu aleyhi vessellem’i örnek alandır.
Rabbim cümlemizi efendimize layık ümmet eylesin inşallah.Amin.
Yeryüzündeki bütün akıl sahiplerinin kabul ettiği bir gerçek vardır ki bir sorunu halletmek o meseleye ön yargısız ve tarafsız olarak bakmayla başlar.
Önyargı, Âdemoğullarının ta Kabil’den başlayıp kıyamete kadar ki süreçte açık seçik ortadaki doğruları dahi görmelerine engel olan en büyük düşmanlarından biridir.
Rabbim bu düşmanın şerrinden ümmeti Muhammed’i muhafaza buyursun.
Şimdi gelelim probleme ve problemin çözümüne engel olan yanlış anlamaya.
Yanlış anlaşılma diyorum, çünkü birbirimize derdimizi anlatabilmemiz için doğru dürüst bir zaman tanıma yada delil toparlama fırsatı dahi verilmeden tekfir yoluna gidilmiştir.
Herşeye rağmen biz vakarımızı kaybetmedik ve kaybetmiycez inşallah…
Ortada bir vakıa vardır. Her ne kadar hoşumuza gitmese de, kabul etmek istemesekte, görmek ve anlamak zorunda olduğumuz bir vakıa.
O da yaşadığımız coğrafyada, otoritenin gayri İslami olmasıdır. Yani zahiren maddi güç küfrün elindedir.
Sorun da: Böyle bir ortamda yaşayan Müslümanlar, dinlerinden taviz vermeden, herhangi bir küfür söz ve amel işlememek şartıyla, dinen meşru olan bir doğruyu hayata geçirebilmek için, bu tağuti otoriteden faydalana bilir mi, yoksa hiçbir şekilde faydalanamaz mı? İşte asıl sorun yada soru budur.
Şimdi konuyu biraz daha hususileştirelim.
Acaba günümüz şartlarında tağuti mahkemelere TEMYİZ için başvuruda bulunmanın hükmü nedir. Böylebir başvuru dinen meşru bir iş midir?
Yoksa kişiyi sözlü ya da fiili bir küfre sokan bir iş midir?
Şimdi bunu inceleyelim İnşallah.
Rabbim ayaklarımızı hak yolda sabit kılsın ,âmin.
Meselenin anlaşılabilmesi için en başta bahsettiğimiz önyargısızlığı elden bırakmayalım inşaallah.
Acaba temyiz nedir?:
Temyiz’in şer’i manası: Ayırt etme, seçme demektir.
İnşallah buraya kadar anlatmaya çalıştıklarımız anlaşılmıştır.
Şimdi şu soruyu sormak lazım
İstemesekte otoritesi altında bulunduğumuz bir devlet, kolluk kuvvetlerini (polisini, askerini) kullanıp bizi bir gece yarısı (gerek görürse kapımızı da kırarak) yatağımızdan apar topar alıp götürecek.
Ve bunu öyle planlı yapacak ki bizi yargıladığı mahkeme de nöbetçi mahkeme olacak.
Ve elinde bize yaptığı suçlamaya kendisini dahi inandıracak delilleri olmayacak.
Sonra bizi iddianame hazırlanıyor diyerek 3 veya 5 ay hapiste tutacak. Sonra deliller incelenecek diyerek bir 5 yada 6 ay daha hapiste tutmaya devam kararı verecek. Ve ben böyle bir zalim düzenin zulmüne "İTİRAZ" bile edemiycem…
Çünkü itiraz edersem hâşâ dinden çıkarım… Öylemi…?
Peki bana verilen herhangibir HÜKMÜ reddetmeyip kabul edersem ne olur…?
Tağut’un hükmüne rıza mı göstermiş olurum…?
Dolayısıyla yine kafir olurum, çünkü tağutun hükmüne rıza göstermek te küfürdür…
ALLAHUEKBER!!!
Allah c.c. insaf, merhamet, akıl ve basiret nasip etsin inşallah…!
Bu düşüncelerin yanlış olduğunu isbatlayacak ve meseleye açıklık getirecek olan delillere geçmeden önce bir izahat yapmanın faydalı olacağını düşünüyorum.
Konunun her kesimin anlayacağı tarzda açıklığa kavuşabilmesi için, çözüme giden yoldaki bakış açımız önemlidir.
Ve bu bakış açısı her yönüyle İslami olmalıdır.
Tarifler ve tanımlamalar kesinlikle İslami olarak ele alınmalıdır.
Tanımlamaları bazı bölümlerde İslami bazı bölümlerde ise tağuti tariflere göre anlamaya çalışırsak, konu bütünlüğü bozulmuş ve meselenin anlaşılması zorlaşmış olacaktır.
O nedenle biz yapılan amelleri her yönüyle ve sadece İslami olarak ele almak zorundayız.
Rabbim ayaklarımızı hak yolda sabit kılsın. Âmin.
Öncelikle şunu belirtmeliyiz ki.
Bu vakıa da muhakeme olmayı istemek yoktur.
Aksine küfür mahkemesi nin vermiş olduğu her yönüyle (hem kendi hukukları hem İslami hukuk açısından) batıl olan kararlarına itiraz vardır.
Çünkü "TEMYİZ" bir muhakeme talebi dilekçesi değil bir itiraz dilekçesidir.
Ayrıca bu itirazı yapacak kişinin hazırlanmış matbu dilekçeleri kullanma zorunluluğu da yoktur, istediği bir üslupla var olan durumu kabul etmediğini ve kendisine haksızlık yapıldığını dile getirebilir.
Yukarıda bahsettiğimiz gibi bizi bağlayan, bağlaması gereken yapmış olduğumuz amellere tağut’un ne dediği değil İslam’ın ne dediğidir.
İfade etdiğimiz gibi burada tağut’a muhakeme olmayı istemek yoktur. Bundan dolayı bu ameli işleyen kişi NİSA 60 ‘ın hükmüne girmez.
Çünkü Rabbimiz ayette ”Tağut’u reddetmeleri emrolunmuşken ona muhakeme olmak istiyorlar “ buyurmaktadır.
İstemiş olmak, bir şeyi dilemek o şeyde iradesini kullanmak demektir.
Buradaysa, verilen batıl hükme itiraz etmenin dışında hiçbir aşamada kişinin kendi iradesini kullanması söz konusu değildir.Ayrıca.
Bu vakıa da küfürün hükümünü talep etmekde yoktur;
Her nekadar zorlamayla böyle bir tarif yapılmaya çalışıldıysada durum sonderece açık ve ortadadır.
Burada bir fıkıh kaidesini belirtmekte fayda var.
Hükümler maksatlara göre verilir.
Eğer biz bu mahkemenin bizimle alakalı olarak verdiği herhangi bir karara itiraz etmeyi küfür olarak görür, ve o mahkemeden her hangi bir istekte bulunmayı küfür hükümü talep etmek olarak algılayacak olursak, biz o sözde hâkimlere” beni serbest bırak” sözünü dahi söyleyemeyiz. Çünkü bu bakış açısıyla buda bir hüküm talep etmek olacaktır.
Şöyle ki:”Ey sözde hâkim, ben serbest kalmak istiyorum, benim tutukluluk halimin devam etmesi ya da serbest bırakılmam arasında bana küfür olan hükümünü ver…”
Evet, bu bakış açısı insanı buraya götürür… Allah muhafaza…
Müslüman dininden taviz vermeden tağuti otoritenin kanunlarından faydalanabilir;
Evet, bu mesele ile ilgili İslam tarihinde çok sayıda örnek vardır.
Ben burada sizlerin de bildiğini tahmin ettiğim iki örneği hatırlatmak maksadıyla vereceğim inşallah.
-Peygamber (s.a.v.) İslam dini için Mekke nin dışında bir üs aramak maksadıyla Taif te bulunan dayıoğullarının yanına gitmiş ve umduğunu bulamayınca Mekke’ye geri dönmüştü. Fakat kendisinden rahatsızlık duyan müşrikler (s.a.v.) i şehre sokmak istemiyorlardı. Buna yetecek güce ve otoriteye de sahiptiler. S.a.v. ve ashabı ise son derece zayıf ve güçsüzdüler. Efendimiz de o günün Mekke sinde yürürlükte olan bir kanundan faydalanmak istemişti uzatmayalım birkaç haber gönderme girişiminden sonra Mut’im bin adiy himayesinde mekke’ye girebilmişti.
-Hz.Ebubekir (r.a.) da tıpkı Rasululah (s.a.v.) gibi Mekke'de ki himaye (icare) kanunundan faydalanmış ve inandığı gibi yaşamasına kimsenin karışmaması garantisiyle İbn’i duğunne nin himayesine girmiştir.(Muhtelif İslam tarihi kitaplarına bakılabilir)
Ayrıca şunu da izah etmekte fayda var. Meseleleri açıklamak için başvurduğumuz ayet ve hadisleri, sadece yaşandıkları döneme hapseder, kendi zamanımıza uyarlayacak tarzda ele almayı kabuletmezsek yada bu metotla yapılan tefsirlere itibar etmekten kaçınırsak kendi kendimize en büyük zulmü yapmış olur, hem kendimiz sapar hem de çevremizdekileri saptırırız.
Allah korusun…
Bu kısa açıklamalardan sonra muhatabımızın akidemizin küfür olduğu yolundaki mesnetsiz ve bir okadar da seviyesiz olan iddialarına tamamiyle ilmi olarak cevap vermeye çalışalım inşaallah.
Rabbim bizleri razı olduğu imandan ayırmasın amin.
____________BİRİNCİ BÖLÜM ____________
İddia
Muhattabımız Kur’ân kıssalarının hükümünün, itikadi mevzularda delil olmayacağını söylemektedir. Dolayısıyla Yûsuf suresinin ilgili ayetlerinin kıssaolduğu için delil olmayacağını ifade etmektedir.
Cevap
Bu konuya bir kaç madde halinde cevap verelim inşaallah.
Bizim ilimden yoksun olduğumuzu iddia eden muhattabımızın, ne derece ilim ehli olduğunu sizlerinde taktirine sunalım.
Ey muhattab! Bu diğerleri gibi mesnetsiz olan iddialarınıza öncelikle sizin kendi usulünüz ile cevap vermek istiyoruz.
A) Nisa Suresi 60.ayeti Kerimesi’de Yûsuf Suresinin İlgili Ayetleri Gibi Bir Kıssadır:
Yûsuf suresindeki ilgili ayetler kıssa ise, Nisa 60. ayeti kerimeside bir kıssadır.
Buna delil, (sizin överek ders kitabı yaptığınız) İbn-i Useymi’nin Tefsir Usulüne Giriş adlı eserindeki şu ifadeleridir:
"Kur’ân kıssaları üç kısma ayrılır:
Bir kısmı peygamberler, rasûller, onların kendilerine iman edenlerle ve onları inkâr eden kafirlerle, başlarından geçen olaylarla ilgilidir.
Bir diğer kısım başlarından ibretli olaylar geçen fertler ve çeşitli gruplarla alâkalıdır. Yüce Allah onların bu kıssalarını bize nakletmiştir. Meryem ve Lukman kıssaları ile duvarları çatıları üstüne yıkılmış bomboş bir kasaba yanından geçen kimsenin kıssası (bk. el-Bakara, 2/259), Zulkarneyn, Karun, Ashab-ı Kehf, Ashab-ı Fil, Ashab-ı Uhdûd ve daha başka kıssalar gibi.
Bir başka kısım da Peygamber (Sallallahu aleyhi vesellem) döneminde meydana gelmiş birtakım olaylar ve kimselerle ilgilidir. Bedir, Uhud ve Ahzab gazveleri, Kureyza oğulları, Nadir oğulları gazveleri, Zeyd b. Harise, Ebu Leheb ve başka kimselere ait kıssalar gibi."
Bu ifadelerden net bir şekilde anlaşılıyor ki "Peygamber (Sallallahu aleyhi vesellem) döneminde meydana gelmiş birtakım olaylar ve kimselerle ilgili anlatımlar birer kıssadır." Nisa suresi 60. ayeti kerimesi de bir münafığın kıssasını / haberini vermektedir.
"Sana indirilene ve senden önce indirilenlere inandıklarını ileri sürenleri görmedin mi? Tâğut'a inanmamaları kendilerine emrolunduğu halde, Tâğut'un önünde muhakemeleşmek istiyorlar. Halbuki şeytan onları büsbütün saptırmak istiyor."(Nisa, 60)
Evet muhatabımızın yanlış olan görüşünü yine kendisinin yanlış olan usulüyle ortaya koyduk.
Muhattabımız güya (ilmi terimler kullanarak) Yûsuf suresinin bir hikaye, kıssa olduğunu ileri sürüp bunun dinde delil olamayacağını söyleme gayretine girmiştir.
Halbuki görüldüğü üzere bu kendi tezinide çürütüyor. Bu tez ile yola çıkıldığı zaman Nisa 60. ayeti kerimesinin hüccet olma özelliğide kaybolmuş oluyor.
Eğerki hikaye delil olmuyor ise Nisa 60.ayeti kerimeside hikayedir.
Neden? Çünkü Yûsuf suresinde Hz Yûsuf (as)'un, elini kesen kadınların, Zelihanın, Azizin, kralın (Reyyan), Yûsuf (as)'un avukatının haberi verilirken, Nisa suresinde de munafığın, kahin veya Ka'b bin Eşrefin haberi verilmektedir.
Sonuç olarak bu ayatlerde bir kıssanın haberidir.
Dolayısıyle delil olma özelliğini yitirmiştir.
Allah’ın izniyle bu açıklama bu konuyu izaha yeterlidir.
Madem öyle ortada tutarlı bir delil yok,öyleyse hangi cüretle tekfire kalkışıyorsunuz..?
İslam âlimleri buyuruyor ki:
Küfür isnadı, iki başlı ok gibidir.
Oku atınca, karşı taraf kâfirse orada kalır, şayet değilse, ok geri döner sahibini vurur, yani söyleyen kâfir olur.
Fıkıh kitaplarında da:
Kendisine kâfir denilen kimse, kâfir değilse, Müslüman ise, söyleyenin kâfir olacağı bildiriliyor.
Bir hadis-i şerif meali de şöyledir:
Mümine kâfir diyenin, kendisi kâfir olur.
[Buhari]
Yine Allah azze ve cellenin .
Dillerinizin yalan yere niteleyegeldiği şeyler için: "Şu helâldir, şu da haramdır" demeyin. Çünkü Allah'a karşı yalan uydurmuş olursunuz. Şüphe yok ki Allah'a karşı yalan uyduranlar iflah olmazlar. (Nahıl, 116)
Ayetine iman ettiğim için içerisinde ufacık zan olan bir meseleye kati hüküm vermedim.
Yapmış oldukları batıl izahta kendisi gibi inanmayan müslümanları küfre iman etmekle itham edip kafir fetvasını vermişlerdir.
Görülüyorki kendisini allame zanneden muhatab anlaşılan islam hukukunda fetva müessesesinin nasıl işlediğininde maalesef cahilidir, yada olaya tamamiyle art niyetle yaklaşmaktadır. Biz yinede hüsn-i zanda bulunup bilmiyor olduklarını farz edelim.
Ve bu müessese ile lgili cehaleti gidermek adına Fetva konusunuda izah etmeye çalışalım inşaallah.
İslam hukukunda;fetva ayrı şeydir, kaza ayrı şeydir.
Fetvaya misaller.
Fetvaya ehliyetli alim, bir mesele hakkında bu küfürdür der.Bu fetva Umumi(genel)’lik ifade eder.
Ama mesele hususileştirilip, şahsa indirgendiği zaman ise, kaza devreye girer. Meseleyi her yönüyle derinlemesine araştırır, tevil payı varsa veya şüphe varsa bu fiili yapanın cezalandırılmasına değil, cezadan kurtulmasına gayret eder.
Hele hele bu mesele küfür ile itham edilen bir husus hakkında ise, işi okadar sıkı tutar ki, küfür fiilini işleyen kişiyi kurtarmak için son derece geyret gösterir, öyle ki o bir mesele 99 boyutu ile küfre delalet etse ve sadece 1 yönü ile kurtuluyor ise dahi, onu kurtarır ve bu kişinin islamına hükmolunur.
Bu usül müslümanlığı kesin olarak bilinen bir şahsa böyle uygulanır.
Bu konu ile ilgili birçok hadis mevcuttur ve şüphelerle hadlerin düşürülmesi gerektiği buyurulur.
Örnek bir hadis; "Gücünüzün yettiği kadar şüpheler ile hadleri düşürünüz" (Ebu Dâvud,Salât,14;Tirmizî,Hudud,2)buyuruluyor.
Bizi tekfir ederken elinizdeki delillerin tutarsızlığını görmeye gücünüz yetmedimi. Veya bizim delillerimiz, sizin için kat’i değilse bile zandamı ifade etmedi. Yazınızda size delil getirmeyelim diye "batıl ehli kendilerine göre deliller getirmektedirler"(risale s.21) diyerek, bu ifadenizde kendinizi tavsiye etmiş ve öyle insafsız davranmışsınız ki:
Size getireceğimiz delillerin tümünü peşinen red edeceğinizin mesajını vermişsiniz.
Allahtan korkun ve şu hadisi şerifi birdaha okuyun:
"Gücünüzün yettiği kadar şüpheler ile hadleri düşürünüz" (Ebu Dâvud, Salât, 14; Tirmizî, Hudud, 2).
Buna her halde gücünüz yeterdi,ama bunun için iyi niyetli olmak gerek...!
Bir misal de İbn-i Teymiye (rahimehullah)’ den verelim:
"İbn-i Teymiye (rahimehullah) şöyle der.
“Söylenen söz, mutlak olarak sahibinin tekfir edildiği türden olabilir ve genelde bunu ifade etmek için, “Kim şöyle derse kafir olur” ifadesi kullanılır. Ancak bu sözü söyleyen kişi, gerekli olan hüccet ikamesi yapılmadan önce tekfir edilmez.
Allahu Teala’nın, “Haksızlıkla yetimlerin mallarını yiyenler şüphesiz karınlarına ancak ateş tıkınmış olurlar; zaten onlar alevlenmiş ateşe gireceklerdir” (Nisa/10) ayetinde olduğu gibi, va’id ile ilgili olan nassların durumu bu şekildedir.
Bu ve buna benzer nasslar hak olan va’idi bildirir. Ancak gerekli olan şartların oluşmaması ve engellerin de kalkmaması sebebi ile mutlak olan bu va’id muayyen bir şahsa indirgenemez.
Çünkü işlediğinin haram olduğu kendisine açıklanmamış veya bu yaptığından tevbe etmiş veya işlediği bu haramın affedilmesine sebep olacak derecede iyilikleri fazla olmuş ya da kendisine şefaat edilmiş olabilir. Küfür olarak nitelenen sözler de böyledir.
Kişiye hakkı bildiren nasslar ulaşmamış olabilir.
Ulaşmış olsa bile onları sabit görmemiş olabilir.
Veya anlamamış olabilir ya da Allahu Teala’nın mazur göreceği şüpheler ile karşılaşmış olabilir. Hak peşinde olup hata yapan mü’minin hatasını ne olursa olsun Allahu Teala bağışlar. Bu hatanın nazari veya ameli konularda olması farketmez. Rasulullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) ashabı ve ümmetin imamlarının görüşü budur.
Onlar meseleleri, inkar edilmesi halinde tekfir olunan usul meseleleri ve inkar edilmesi halinde tekfir olunmayan furu meseleleri olarak ikiye ayırmışlardır.”
(Mecmuu’l-Fetava, 23/195)
--------------------------------------------------------------anlamamış olmak
İnşaallah bu izahlar hatalı olduğunuzu anlamanıza vesile olmuştur.Yine inşaallah tövbe etmenize de vesile olur.
Yanlız (!) güya bir davet niteliğinde yazmış olduğunuz ilmi uslubdan yoksun, avama ve havasa (öncülere) yönelik hakaret dolu, o yazıyı kendi ısrarımız ve imkanlarımızla elde ettikten sonra, bizimde buna nefsi müdaafa yaparak, cevap vermemiz üzerimize vacip oldu.
Bu savunmayı yaparken kimin hakkını koruyoruz?
Bütün müslümanların, hatta şuanda bize küskün olan kardeşlerimizinde hakkını koruyoruz.
Yazının uslubu öylesine çirkin ki bu kardeşlerimizi koyun sürüsü gibi tanıtmaya çalışmışsınız.
Buradaki risaleyi hazırlamaktaki niyetim, sizi nefsinize uydurmamak, nefsinizi tahrik etmemektir. Bunun sebebide olaki kinlenir de ayağınız kayar diye korkmamdandır.
Bu noktadaki size yaklaşım usulüm, imamımız İmam-ı Azzam Ebu Hanife hazretlerinin şu ibretli usulüdür.
İmamımız oğluna kelam ilmini yasaklar. Oğlu ise "babacığım görüyorum ki sen kelam ilmi ile uğraşıyorsun ama bana yasaklıyorsun", der. İmamımız, "yavrucuğum biz insanlara meseleleri izah ederken onun kafasının üzerinde kuş varmışda, ters bir davranışımızda o kuşu uçuracakmış gibi dikkatli ve nezaketli anlatıyoruz," der.
Yani sizin gibi, yazı yazarak olmadık sebeplerden dolayı, önce sizlerde emeği olan insanı tekfir etmeye ve onu yererek yerin dibine sokmaya yeltenmiyordu.
İşte bu büyük imamımızın bu usulünü ve yolunu takip ettim. Siz bir kuşmuşsunuz misali, sizi ürkütmemeye çalıştım.
Şimdide Kur’an kıssalarının hüküm ihtiva etmediği konusundaki iddialarınızın yanlışlığını açıklamaya çalışalım inşaallah
Olaki düşünürsünüz...
"Andolsun ki onların kıssalarında olgun akıl sahipleri için bir ibret vardır." (Yûsuf, 111)
B) Kur’an Kıssaları’da Bizler İçin Hikmetli Birer Delildir:
Kur’an kıssalarının bizler için bir öğüt ve bir ibret olduğunu yine Kur’an ayetleri bizlere isbat eder.
"Biz sana bu Kur’ân'ı vahyetmekle, sana en güzel kıssaları anlatıyoruz."(Yûsuf, 3)
"İbrahim'de ve onunla beraber olanlarda, sizin için gerçekten güzel bir örnek vardır." (Mümtehine, 4)
Biz İbrahim (as) zamanında yaşamadığımıza göre örnekleri kıssa ve haberlerden alacağız. Bu kıssalarda Allah (subhane ve taâla) bize güzel örnekler ve öğütler olduğunu haber vermektedir.
Yine sizin delil olarak almaktan imtina ettiğiniz Yûsuf suresinde de şöyle buyurulmaktadır:
"Andolsun ki onların kıssalarında olgun akıl sahipleri için bir ibret vardır." (Yûsuf, 111)
Dikkat edilecek olursa, bu ayeti kerimede akıl sahiplerine hitabedilmektedir. Bizde Şarii Taâlanın hükümlerine muhattab olduğumuza göre akıl sahibiyiz.
Dolayısyla bu kıssalar, husisiyle Yûsuf suresi bu konuda müslümanlar için açık bir delildir.
Kur’ân-ı Kerim'deki kıssaların pekçok hikmetleri vardır. Bu hikmetlerin bazıları şunlardır:
1. Yüce Allah'ın bu kıssaların ihtiva ettiği hikmeti açıklaması:
Çünkü yüce Allah: "Andolsun onlara kendisinde kötülükten alıkoyucu özelliği olan haberler gelmiştir."(Kamer, 4) buyurmaktadır.
2. Yalanlayanları cezalandırmak suretiyle yüce Allah'ın adaletinin açıklanması:
Çünkü yüce Allah yalanlayıcılar hakkında: "Biz onlara zulmetmedik. Fakat onlar kendi nefislerine zulmettiler. Rabbinin emri gelince Allah'ı bırakıp da tapındıkları ilâhları onlara bir fayda sağlamadı." (Hud, 101) diye buyurmaktadır.
3. Mü'minleri mükâfatlandırmak suretiyle yüce Allah'ın lütfunun açıklanması.
Çünkü yüce Allah: "Biz üzerlerine ufak taş yağdıran bir rüzgar gönderdik. Lut’un ailesi müstesnâ. Onları seher vaktinde kurtardık. Tarafımızdan bir nimet olmak üzere (bunu yaptık). İşte şükredenleri biz böyle mükâfatlandırırız."(Kamer, 34-35) diye buyurmaktadır.
4. Peygamber (sas)'i yalanlayanların, kendisine yaptıklarına karşı teselli edilmesi:
Çünkü yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Eğer seni yalanlıyorlarsa onlardan öncekiler de yalanlamışlardı. Peygamberleri onlara apaçık delillerle (mucizelerle), sahifelerle ve nur saçan kitaplarla gelmişti. Sonra kâfir olanları yakaladım. Şimdi onlara azabım nasıldır!?"(Fâtır, 25-26)
5. Mü'minlerin iman üzere sebat etmeleri ve imanlarını arttırmaları için teşvik etmek:
Çünkü mü'minler kendilerinden önce geçen mü'minlerin kurtulduklarını ve cihad ile emrolunanların ilâhî yardıma mazhar olarak zafere eriştiklerini öğrenmiş bulunuyorlardı. Yüce Allah da şöyle buyurmaktadır…
"Biz de duasını kabul edip, kendisini gamdan kurtarmıştık. Biz mü'minleri işte böyle kurtarırız." (Enbiyâ, 88)
"Andolsun ki biz senden önce kavimlerine rasûller gönderdik, onlar da kavimlerine açık açık delillerle geldiler. Biz de günahkârlardan intikam aldık. Mü'minlere yardım etmek ise zaten üzerimize bir haktır." (Rûm, 47)
6. Kâfirleri küfürlerini sürdürmekten sakındırmak:
Çünkü yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Acaba onlar yeryüzünde gezip kendilerinden öncekilerin âkıbetlerinin nasıl olduğuna bakmadılar mı? Allah onları toptan helâk etmiştir. Kâfirlere de onların (âkıbetlerinin) benzerleri vardır." (Muhammed, 10)
7. Peygamber Sallallahu aleyhi vesellem'in risaletini ispatlamak:
Çünkü geçmiş ümmetlere dair haberleri ancak yüce Allah bilir. Zira yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Bunlar sana vahyettiğimiz gayb haberlerindendir. Onları bundan evvel ne sen biliyordun, ne de kavmin." (Hûd, 49)
"Sizden öncekilerin Nûh, Âd ve Semûd kavimlerinin ve onlardan sonra Allah'tan başkasının bilmediği kavimlerin haberleri size gelmedi mi?" (İbrahim, 9)
Yapmış olduğumuz izhlardan ve vermiş olduğumuz delillerden anlaşıldığı üzere genel olarak kur’an kıssaları, özel olarak da Yûsuf suresi bu konuda müslümanlar için açık birer delildirler.
__________ İKİNCİ BÖLÜM _________
İddia
"Bu ayetin hükmü baki delaleti zannidir," demek ile bu ayet hakkında islam alimlerinden işitilmemiş bir sözü ortaya atmaktadırlar.
Cevap
İddia sahibinin bu sözüde, anlamsız ve mesnedsiz(dayanaksız)dir.
Böyle bir söz bizden sadır olmamıştır. Bu sözün bize ait olduğunu iddia edenler hata yapmıştır. Doğru cümle şudur:
"Nisa suresi 60. ayeti kerimesinin subutu kat’i, hükme delaleti zannidir."
Bu ifade İslam Uleması tarafından aydınlatılmış bir konumudur? Değilmidir?, hususuna gelince.
Öncelikle alimlerin bu noktayı aydınlatmadığına dair alimlere atılan iftiradan, sonrada şahsımıza atılan iftiradan Allah'a sığınırız.
Nasların Hükme Delaletinin nasıl anlaşılması gerektiği, Usul-ü Fıkıh kitaplarının tümünde alimlerimiz tarafından işlenmektedir.
Şimdi bu usulü görelim.
KAYNAKLARDAN HÜKÜM ÇIKARMA (İSTİNBAT) METODLARI
"İstinbat metodları" denince, Kur'ân ve Sünnet metinlerini anlayabilme ve onlardan hüküm çıkarabilme amacıyla yararlanılan kurallar kasdedilir.
İslâm hukukunun aslî kaynakları ve bunlara eklenen diğer talî kaynaklar arapça olduğundan, Arap diline göre lâfızların (sözcüklerin) çeşitlerini ve bu lâfızların mana ile ilişki durumlarını iyice tanımadan söz konusu metinleri doğru bir biçimde anlamak ve onlardan isabetli hükümler çıkarmak mümkün değildir.
Bunun yanısıra, nassların özüne uygun bir biçimde anlaşılabilmesi için İslâm hukukunun ana gayelerini iyi bilmek gerekir.
Zira lâfızların ve bunlardan oluşan ibarelerin manaya delâleti bazen birden fazla ihtimale açık olur.
İşte bu ihtimallerden birini diğerine veya diğerlerine üstün sayarken, Şârii'in maksadını iyi kavramış olmak önem taşıyacaktır.
Aynı şekilde, bir mesele hakkındaki deliller arasında çelişki varmış gibi görülebilir; böyle durumlarda birinin diğerini neshetmiş olma ihtimali vardır.
İşte bu tearuz (çatışma) durumlarında çelişkiyi gidermek ve uzlaşmayı sağlamak, Şârii'in bu konudaki maksadını iyi kavramış olmakla yahut çelişkili görülen deliller arasındaki nesih ilişkisini bilmekle mümkündür.
İslâm hukukunun ana gayelerini bilmenin önemi, sadece nassların yorumlanması konusuna has değildir.
Nassların kapsamına katılamayacak olaylarla karşılaşılınca, kıyas veya ıstıslah rnetodlarına başvurulur ki, bu metodların isabetli biçimde kullanılması da ancak islâm hukukunun ana gayelerini ve teşri prensiplerini kavramış olmakla gerçekleşebilir.
Şu halde istinbat metodlarının bilinmesi için şu konuları incelememiz gerekecektir:
-Lafızların mana ile ilişkisine göre tabi tutulduğu ayırımlar ve bu ayırımlar içinde yer alan lâfız çeşitleri,
-İslâm hukukunun ana gayeleri,
-Deliller arasındaki tearuz (zıt ilişkiler) ve uzlaştırma metodları: Özellikle nesih: Aşağıda bu konuları maddeler halinde sunacağız.
Manaya Göre Lâfzın Tabi Tutulduğu Ayırımlar:
Hanefî usûl bilginlerine göre, bir lâfzın ifade ettiği manayı tesbit edebilmek için onu dört bakımdan ele almak gerekir:
1- Lâfzın hangi mana için vaz'olunduğu (konduğu),
2- Vaz'olunduğu manada mı yoksa başka bir manada mı kullanıldığı,
3- Kullanıldığı manaya delâletinin açıklık ve kapalılık derecesi,
4- Kullanıldığı manaya delâletinin şekli (çıkarılan mananın doğrudan mı yoksa dolaylı bir yolla mı ifade edilmiş olduğu).
İşte bu düşünce ile Hanefi usûlcüleri manaya göre lâfzı dört yönden ayırıma tabi tutmuşlardır:
Birinci Ayırım:Vaz'olunduğu mana bakımından lâfız:
1- Hâss,
2- Amm,
3- Müşterek kısımlarına ayrılır.
İkinci Ayırım: Kullanıldığı mananın, vaz'olunduğu mana olup olmaması bakımından ise lâfız:
1-Hakikat,
2- Mecaz,
3- Sarih,
4- Kinaye kısımlarına, ayrılır.
Üçüncü Ayırım: Kullanıldığı manaya delâletinin açıklık derecesi bakımından lâfız:
1- Zahir,
2-Nass,
3- Müfesser,
4- Muhkem kısımlarına,
kapalılık derecesi bakımından da:
1- Hafi,
2- Müşkil,
3- Mücmel,
4- Müteşâbih kısımlarına ayrılır.
Dördüncü Ayırım: Lâfzın manaya delâlet şekli ve sözü söyleyenin lâfızdan maksadının ne olduğunu anlayabilme yolları itibariyle de,
1- İbare,
2- İşaret,
3- Delâlet,
4- İktizâ kısımlarına ayrılır.
(İslam hukuk ilminin esasları (usulü’l Fıkh) Prf.Dr. Zekiyüddin ŞA’BAN. Türkiye diyanet vakfı yayınları.)
Önemli Not; Risalenin hacmi büyüyüp asıl meselenin dışına çıkılacağından yukarıdaki maddeleri tek tek açıklamıyoruz.
Allah rızası için bu konuların usul kitaplarından okunması risalemizin daha iyi anlaşılmasına yardımcı olacaktır.
Biz şimdi konumuz ile direk alakası olan muhkem ile hafi bölümünden alıntılar yapalım.
Bunun için kardeşlerimizin bir kısmının okuduğunu bildiğim "Muhammed Ebu Zehra’nın İslam’da Suç ve Ceza" adlı eserinden örnekler vererek konuyu açıklamaya çalışıcam inşaallah.
NASSLARIN TEFSİRİ (YORUMU)
"Manaları açık ve net olan ve içlerinde bulunan emir ya da yasaklıktan şer'î hükümlerin elde edilebildiği lafizlar delalet gücü bakımından dört dereceye ayrılırlar.
Birincisi delalet bakımından en aşağı düzeydeki lafiz çeşididir ki buna "Zahir" denilir. Ondan bir üst derecedikilere Nass ondan sonra gelenine “Müfesser" ve üst derecedeki lafiza ise "Muhkem" denilir.
Manası açık olan nasslarla açık olmayanlar birbirleriyle ters yönden karşı karşıyadır. Manası açık “olmayan”dan maksadımız, manası mutlak olarak açık olmayan ya da kapsamı dahiline giren bazı fertlere delaleti açık olmayan demektir.
Nassın kapsamına girebilecek bazı olgular tatbikinden doğabilir. İşte o zaman nassın manasının kapsamı ve boyutları araştırılır. Bu şöyle yapılır:
Nassın açıkça ifade ettiği mana ile kapsamı dahiline girebilecek mesele nassın açıkça ifade ettiği meselenin niteliğini taşıyor mu taşımıyor mu diye, birbiri ile karşılaştırılır.
Bu durumda kapalılık, lafzın zatından gelmiyor, aksine nassın kapsamı dahiline girebilme ihtimali olan ayrıntılara nassın tatbik edilmesinden geliyor.
Manası tam olarak açık olmayan lafızları bilginler dört kısma ayınrlar. Bunlar birinci ayrımda yaptığımız dörtlü ayrımın zıt yönden tam karşıtıdırlar. Ve sırası ile "Hafi, Mücmel, Müşkil, Müteşabih" kısımlarına ayrılır."
Muhkem
Muhkem siyakı (ifadesi) manaya açıkça delalet eden lafızdır.
Muhkem, manasını ifâde etmede gayet açıktır ve ne te'vile ne de tahsise ihtimali yoktur.
Fakat bazan muhkem olan nassa, neshe ihtimali olmadığına dair bir karine bitişir.
Mesela Rasulullah (s.a.v.): "Cihad kıyamet gününe kadar devam edecektir" hadisi ile, yüce Allah'ın kazf (iffete iftira) suçunu işleyen kimse için ifâde buyurduğu şu ayetini ele alalım:
"Namuslu kadınlara zina isnadında bulunup (bunu ispat için) dört şahit getiremeyenlere seksener sopa vurun. Ve artık onların şahitliğini hiçbir zaman kabul etmeyin. Onlar fasık olanlardır." (Nur, 4)
Bu ayetteki yasaklığa “hiçbir zaman (ebediyet)” kelimesi bitişmiştir. İşte bu kelime ayetin neshi kabul etmeyen muhkem bir nass olduğunu gösterir.
Dahası, Hanefiler bu ayetin istisna da kabul etmediği görüşündedirler.
İmam-ı Şafii, Hanefilerin bu değerlendirmesine katılmaz ve "suçlu eğer tevbe etmiş ise şahitliği kabul edilir" der.
Şafii'nin bu kanaata varması şundandır:
Ayet: “Ve artık onların şahitliğini hiçbir zaman kabul etmeyin. Onlar tamamen günahkardırlar. Ancak bundan sonra tevbe edip ıslah olanlar müstesnadır. Çünkü Allah çok bağışlayıcı ve merhametlidir.”(Nur, 4-5) demektedir.
Şafii, "ancak tevbe edenler..." biçimindeki istisna kısmı, ayetin tamamının getirdiği hükümden istisnadır. "O halde şahitliği kabul olunur" der. Hanefiler ise, istisna cümlesi ayetteki son kısımdan istisnadır, yani istisna kısmı sadece "Onlar tamamen günahkardırlar." (Nur, 4) kısmından yapılmaktadır. Buna göre "tevbe etmiş bile olsa şahitliği kabul edilmez." derler.
Burada görülüyorki manaya delaleti açık, tefsire ihtiyaç olmayan, kapsama alanı ölçüsü, sınırı hiçbir tereddüde meydan vermeden ifade edilen naslar kat'idir.
Bu bağlamda Nisa 60. ayeti celilesinin lafzında da, nuzul sebebinde de görüldüğü üzere kapsama alanının ölçüsü ve sınırlarının ne olduğu hususunda şüpheler vardır, izaha muhtaçtır. İleride açıklayacağız inşaallah.
Şimdi birde yazarın kitabından konumuz ile alakalı olan Hafiye bakalım.
Hafi
Hafi, kapsamındaki bazı fertlere kendi bünyesi dışındaki bir engelden dolayı delaleti açık olmayan nasslardır.
Fahrul-İslam Pezdevî, hafi'yi tarif ederken, manası lafzın bünyesi dışındaki bir engelden dolayı karışık, kastedilen maksat gizli olan ve ne anlama geldiği ancak kafa yorulmakla elde edilip anlaşılan lafızlardır, der.
Hafi -yukarda da ifade ettiğimiz gibi- kapsamına giren bazı fertlerde kapsamına giriyor mu girmiyoru mu diye, kapsamının kapalı olduğu durumlarda söz konusudur.
Bu durumda fikıh bilginlerine ya da yargı organına düşen, nassın delalet ettiği açık ve net mana ile nassın kapsamına girip girmediği net olmayan mana arasında karşılaştırmayı yapmaya çılışmaktır.
Eğer iki mana birbirine yakın ise ya da bir ise hüküm sabit olur. Yani o mana da nassın kapsamı içine alınır.